Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe

Editör / ÇİLİNGİR DERGİSİ / Bu Sayıda

15 Temmuz gecesinden sonra Türkiye’de çok konuşulan konulardan biri de cemaat ve tarikatlar oldu. Tekke ve zaviyelerin kapatıldığı 1925 yılından beridir üzerinde adeta körler mutabakatı düzenlenen birçok sıra dışı analiz bu vesile ile gün yüzüne çıkarak toplumsal iltifatın mazharına kavuştu. Böylelikle dindarından laikine, sosyal demokratından muhafazakârına, milliyetçisinden liberaline kadar hemen herkesin cemaat üzerine bir araba analizi boca edeceği bir heybe taşıdığına şahit olduk. Kimler neler söylemedi ki, şaşırdık kaldık! Küçük dilimizi yutarız korkusuyla hep teyakkuzda bekledik. Şahit olduk ki olan biten meğerse herkesin bildiği bir sırdan ibaretmiş! Doksanına varmış emekli paşaların birden bire öngörü uzmanı kesilmesi mi dersin, siyasi erkin bilip de bilmezden gelenlerini mi sayarsın, hepsi yaklaşan tehlikenin farkındaymışlar da kimseye bir şey anlatamıyorlarmış yıllardır. Küçük esnaf, büyük işadamı, gençlik kollarındaki delikanlı ya da saçı başı ağartmış kurt siyasetçi bırakalım da desin diyeceğini. Zira kırk yıldır bu cemaatin sinsiliği ile yapıldı işler. Şimdi yüzleşiyoruz. Ya devlet başa ya kuzgun leşe diyerek iki şeye dikkat çekmek istiyoruz.

İlki İsmail Kara’nın Biraz Yakın Tarih Biraz Uzak Hurafe adlı kitabından bir örnek olsun. Tekkelerin kapatıldığı 1925’te az sayıda müridi ile kendi evinde sohbetlerini devam ettirmeye çalışan bir Şeyh Efendi’den bahseder İsmail Kara. Bir gece müritlerden biri cezbeye gelerek zikretmeye başlayınca Şeyh Efendi adamı sert bir şekilde uyararak kolundan tuttuğu gibi yere oturtur. Ve orada bulunanlara aynen şunu söyler: “Bu iş gelişi güzel olmaz. Ya dergâhlarımız açılır, orada layık olduğumuz şekilde zikrullaha devam ederiz ya da bu işi içimize gömeriz. Bizim meslekte yasak bir işi gizli ve kaçak bir eda ile yapmak yoktur. Layık olduğumuz bizi gelir bulur. Bize düşen liyakat kesb etmektir.” Özetle Şeyh Efendi şuraya dikkat çekmek ister; bir iş ya kendi şartları ve mantığı içerisinde olur ya da olmaz! Derin düşüncesini ve temel esprisini dışarıda tutarak, ihmal ederek yaptığımız iş, o iş olmaktan çıkmıştır artık. Bu örneği burada keserek diğerine geçelim. İkinci örnek ise Nietzsche’nin suçlu ve ona akraba olan tiplemesinden olsun. “Suçlu tipi, elverişsiz koşullardaki güçlü insan, hasta edilmiş güçlü bir insan tipidir” der Nietzsche. En iyi yapabildiğini, en severek yaptığı şeyi gizli gizli, uzun bir gerilim içinde, dikkatle sinsilikle yapmak zorunda kalan, sonunda kansızlaşır diyerek de devam eder sözüne. Bu iki örnekten yola çıkarak Türkiye’deki cemaatlerin gelmiş olduğu durumu okuyabiliriz.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla, devlet eliyle İslam’ın temel esprilerini ihmal ederek yaşayan hastalıklı, kansız bir topluluk üretildi. Bugün İslami yapılanmaların kahir ekseriyetinin bu hastalıklı durumdan pay aldığını inkâr edemeyiz. Dönüp bakmak gerekiyor hangi tarikat şeyhi bugün müritlerine ilmihal öğretiyor ya da hangi cemaatlerin müfredatında akaid kitaplarını okumak gibi bir dert var! Bir tarafta uçup kaçmak, şeyh efendiye dokunmak, el etek öpmek, şeyh efendinin fotoğrafı ile rabıta kurmak, rüyaya istihareye yatmak, üfleyip vecde gelmek gibi yozlaşmalar dururken diğer tarafta da bu yozluğa karşı gardını alan, ucuz muhaliflikle işi şirazesinden çıkaran dışardan besili modernist yapılanmaların habire akıttığı zehir var.

Sanki görünmez bir el tarafından sürekli bir Hacivat Karagöz çarpıştırması izlettiriliyoruz, birinin hastalığını diğerinin zehriyle bertaraf ettirilme operasyonuna tabı tutuluyoruz. Bunları bir tarafa koyup 90 yıldır bu ülkenin evlatlarına, sırf anaları başörtülü diye ordu kapılarını kapatan bir zihniyetin fotoğrafını da çıkarmamız gerekiyor. Sen devlet olarak böyle bir yola tevessül edersen, en iyi bildiğini ey iyi şekilde yapabilecekleri de sinsiliğe, gizliliğe itmiş olursun. İman sahibi adamların bu yapıda görev almasına set çekersen Nietzsche’nin dediği gibi elverişsiz koşullardan beslenerek iğdiş edilmiş, güçlü fakat hasta, sapık bir insan tipi üretirsin. Fetullah gibi masonik sapıkların elinde, imanı, itikadı çalınmış oyuncakların çoğalmasına kapı aralamış olursun. İşte o ihmal zemininde yetişen idraki dondurulmuş “oyuncaklar” tuvaletlerde gizli gizli abdest alıp göz ucuyla namaz kılar, ima ile ibadet ederler. İçki içip, eşini, görevinin icabı dansa kaldırır hale gelirler. Peki, İslam’ın temel düşüncesini bir ömür ihmal ederek yapılan bir işten herhangi bir hayır umulur mu? Elbette ki umulmaz. Vatanına, milletine kurşun sıkan, iki ağlayan gözün oyuncağı olduğunu bile anlayamayan güç sahibi suçlular çıkar. Ve 15 Temmuz, en yalın haliyle bu güç sahibi hastalıklı katilleri ifşa etmiştir.
Selam ve hürmet ile…