Simülasyon Dünyasında “İnsanın Kendisi Olma” Problemi

Doç. Dr. Kasım Küçükalp / ÇİLİNGİR DERGİSİ / Üçüncü Sayı

Postmodern zamanlarda, yani geç kapitalizmin hüküm sürdüğü ve her şeyin meta-imaj değeriyle bir değerlemeye tabi tutulduğu tüketim kültürü içerisinde, benliğimizin veya yaşamlarımızın kontrolü nasıl sağlanır ya da başka bir ifadeyle varoluş sorumluluğumuzu nasıl üstlenebiliriz? sorusu, yanıtlanmayı bekleyen en önemli soru olarak karşımızda durmaktadır. Öyle görünüyor ki, içinde yaşıyor olduğumuz çağın en büyük alamet-i farikası, her şeyin mübadele-imaj değerince belirlenmesine paralel olarak, belki de en önemli özelliği düşünmek ve temyiz etmek olan insanların, imaj lehine ciddi bir gerçeklik yitimine uğramaları ve düşünme ve temyiz etme melekelerini kullanmaktan aciz bırakılmaları olduğu söylenebilir. Dünya hayatının oyunsu cazibesine kapılan insan, ya sürekli bir biçimde kuralları dünyevi normlarla belirlenmiş oyunların içerisinde yer almakta, ya da oyundan gayrı bir yol yokmuşçasına, kendi metafizik dünya görüşünün normlarına uyduğunu düşündüğü yeni oyunlar kurma telaşında olmaktadır.

Novalis’in de dediği gibi, “en büyük sihirbaz herhalde kendine de sihir yapabilen ve bu sayede sihri kendine yabancı, bağımsız görüntüler gibi gelendir. Sakın bizim için de durum bu olmasın?”[1] Aslına bakılırsa çağdaş yaşam dünyası içerisinde insan, bırakın hakikat meselesini, kendi varlığının anlamını dahi imajinatif varlık düzleminde kaybetmek suretiyle, etki etmek ve etkilenmek diyalektiğinin bir parçası oluvermiştir. Zira çağdaş tüketim kültürü içerisinde insanlar imaj alıp imaj satarlar, görünüş varolmakla özdeşleştiği ölçüde, görünmek de bir varolma biçimi olup çıkıverir. Avm’ler, cafeler ve restaurantlar nihayetinde görülme mekânları olduğundan, dudak uçurtan fiyatların karşılığı, alınıp satılan eşyalar değil, imaj ticareti yapılan ortamın zamansal kullanım veya kira bedelidir. Baudrillard haklı olarak taklidin gerçekten daha gerçek halini aldığını vurgularken, cehalet mutluluktur diyen tüketicinin, üretilen arzu-nesne münasebeti bağlamında, kendi varlığından ve kendi olma imkânından nasıl vazgeçtiğine tanıklık etmektedir. Zira kapitalist yaşam dünyasında insanlar, arzularından tutuklu kılındıkları bir dünyanın otomatları oluvermiştir.

[1]     Ricarda Huch, Alman Romantizmi, çev. Gürsel Aytaç, “Romantizm Felsefesi”, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2005, s. 114.