Türkiye’nin Hafızası

/ ÇİLİNGİR DERGİSİ / Üçüncü Sayı

Çilingir’in yeni sayısı: Türkiye’nin Hafızası

1950’li yılların başında önce akıl hastalarını tedavi etmek üzere ele alınan sonrasında ise toplumsal alanda denen bir gelişmenin kısaltılmış adıydı Şok ve Dehşet Doktrini. Doktrin, İskoç bilim adamı Ewen Cameron tarafından sistematize edilmiş ve Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı tarafından “mkultra” projesiyle entegre edilerek bireylerin irade, algılama ve kavrama yetilerinin kontrol altına alınasını hedeflemişti. Akıl hastaları üzerinde denen doktrin bireysel bazda istenilen sonuçları tam olarak vermese de deneklerin zihinsel regresyona tabi tutulması bakımından kısmi bir başarı sağlamıştı. Elektro şok uygulanan denekler hareket etme ve tepki gösterme konusunda zayıflatıyor ve sürecin sonunda tamamen hareketsiz hale getirilerek, yetişkinlikten çocukluğa dönen alıklaşma sürecine çekiliyordu. Böylelikle düşünsel melekeleri ve hatıralarından koparılan zihin, tasarımcısı elinde boş bir levha (Tabula Rasa) olarak yeniden tasarlanmayı bekliyordu. Bu çalışma elbette ki sıradan bir rehabilitasyon aracı olarak sınırlandırılmayacaktı. Toplumların değişim ve dönüşümünde de bu türden bir uygulamalara başvurulacak ve mevcut sistemin başarılı bir şekilde devam etmesi sağlanacaktı.

Naomi Klein’in kitabından ilhamla, Şok ve Dehşet Doktrinleri bugün bir rehabilitasyon ya da bir çeşit işkence aleti konumundan soyutlanarak toplumsal değişimlerin tasarlayıcısı şeklinde dönüştürülmüş ve çeşitlendirilmiştir. Özellikle kapitalist sistemin sürdürülebilirliğini daimi kılmak için çabalayan büyük finans kuruluşları Vietnam, Şili, Irak, Libya ve Suriye gibi dünyanın çeşitli coğrafyalarda ekonomik, askeri ya da diplomatik şoklama operasyonları yaparak işlerini hal yoluna sokmayı denediler. Büyük sermaye döngüsünün büyük patronları sistemin devamlılığına hizmet için her türlü savaşın çıkmasına ve hiçbir sınıf, ırk ve din göz ardı edilmeksizin oluk oluk kanın akmasına gönül rahatlığıyla cevaz vermişlerdi. Kapitalizmin dünya sathındaki işlerliği büyük çapta savaşların çıkmasına sebep olmakla yetinmediği gibi toplumların değişim ve dönüşümünü hızlandırmak, tarihle olan bağlarını kopararak ya da kendi irfanî kaynaklarından uzaklaştırarak toplumsal hafızanın regresyonu için devasa paralar akıtıyordu. Elektroşok verilerek zihinsel fonksiyonu geriletilen denekler akli melekelerini yitirerek çocuklaşmaya hatta daha da ilerisi alıklaşmaya maruz kalıyorlardı. Aynı yöntem, kültürel dinamiklerin dizayn edilmesi, toplumsal hafızanın silinmesi noktasında da kullanılarak zihinsel ya da sosyo-kültürel direncin kırılmasında etken bir rol üstleniyordu.

Çilingir dergisi olarak üçüncü sayımızın kerteriz noktasını şok ve dehşet doktrinleri çerçevesinde belirliyor ve şok doktrinler sebebiyle üç yüz yıldır maruz kaldığımız zihinsel kırılmanın haritasını çıkarmak istiyoruz.

İslam coğrafyası olarak yaklaşık üç yüz yıldır Batılı normlarla şekillendirilmiş bir duvarın dibinde bekliyoruz. Dibinde beklediğimiz duvarın aldatıcı gölgesi parçalı, ayrıştırmacı düşünüş biçimiyle zihinlerimizi yoğurmaya devam ediyor. Bu parçalanma hali, bizi kendi kültürel kodlarımıza yabancı kılmakla kalmıyor aynı zamanda biz mağdurlarına tarihsel olarak şuursuzlaştırmanın da kapılarını aralıyor. Kimlikler ve kültürel kodlar üzerinden sürdürülen şoklama sonucunda toplumsal hafıza siliniyor ve silinenin yerine üstümüze uymayacak tıynette esvap giydiriliyor. Ekonomik kalkınma modellerinden düşünme biçimlerine, entelektüel bunalımlarımızdan günlük yaşamımıza kadar hemen her alanda batıdan esen rüzgârın gücüne göre şekillenen bir etki altında olduğumuz su götürmez bir vakıadır artık. Coğrafi parçalanmanın derinliğine paralel olarak zihinsel ayrışmanın da etkisi altında parçacıklara dönüşüyoruz. Geçmişine temas etmeyen, bütününden koparılarak atomize edilmiş parçacıklara dönüşüyoruz gitgide. Bugün coğrafyalar üzerinde oynanan Balkanizayson projeleri sadece haritalar üzerinde kalmakla yetinmiyor. Aynı parçalanma kültürel hayatımıza da bir şekilde sirayet edebilme gücüne erişebiliyorsa geldiğimiz nokta bir vahametin tablosundan başkası değildir. Ve bu vahim tablo karşısında durup kendimize gelmeyi denemektense iyice alıklaşıyor ve coğrafi olduğu kadar sosyokültürel bir oksimoronun tuzağında kendi halimizi analiz edemeyecek bir yetkisizlikle kendimizi ödüllendirilmiş oluyoruz.

Çilingir olarak soruyoruz: kültürel şok doktrinlerin ürettiği alıklaşmaya karşı bizi ayık tutacak dinginlik nerededir? Ve modern dünya sisteminin vahşi çarkları arasında bile isteye öldürülen bülbül nasıl dirilecektir?

Selam ve hürmet ile.